Akıl olan aklıyla mağrur değil, meşgul olur.
İbrahim Olcaytu -

Duyurularımız....



Değerli misafirlerimiz mihrak.com mihrak dergisi'nin resmi sitesidir.




Mihrak dergisi Samsun merkezli yola çıkıp şu an Türkiye'nin dörtbir yanında temsilcisi bulunan köklü bir eserdir.




Mihrak dergisi yayın hayatına bundan sonra internet üzerinde devam edeceğini siz değerli okurlarımıza bildirmekten gurur duyar...




Sitemize üye olarak bizlere destek veren tüm dostlarımıza tüm misafirlerimize teşekkür ederiz.





Siz de bu ekibe dahil olmak isterseniz sitemizin mihrak2007@gmail.com adlı mailine isteklerinizi yazabilirsiniz.





Çalışma arkadaşlarımızdan her zaman en üst düzeyde sorumluluk bilinci ve kararlılık beklediğimizi unutmayın.




Dergimizin 3. sayısını yayına hazırlıyoruz... Sitemizin ve dergimizin geliştirilmesi için desteklerinizi bekliyoruz...






Sitemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederiz...



“Kur’ân olmuş ve olacak her şeyden bahsetmesi

Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddî-mânevî terakkisine vesile kıldığı her şeyden icmâlen bahsetmesi doğrudur. Ancak, Allah’ın (c.c.) müsaade etmediği ve insanoğlunun da dünya ve âhiret hayatına bir faydası dokunmayan şeylerden söz etmesi, hele tafsilde bulunması asla bahis mevzuu değildir. Zira, böyle bir şeyi kabullenmek, hikmet dolu bir kitaba abes isnat etmek olur ki, o mukaddes beyan bu türlü faydasızlık ve abesiyetten çok muallâdır!...

Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, takip ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci çok defa hayal kırıklığına uğrayabilir; yani, aradığını onda bulamayabilir.

Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi, bu kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitaplarla, meşher sâhibini tanıttırmak, iman ve ibadet yolunu açmak; ferdî ve içtimâî hayatı düzenlemek; dünya saadetinin, âhirette dahi devam ve temadîsini temin ederek insanı mutlak saadete ulaştırmaktır.

Bu itibarla o, bu yüce hedefi tahakkuk ettirme yolunda her şeyden bahisler açar. Ele aldığı şeyleri, o istikamette vesile olarak kullanır ve ehemmiyetine göre onlardan söz eder. İnsandan, onun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre ve elektrikten kâmeti nispetinde...

Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmale uğrayacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve maksad-ı aslîsine bütün bütün zıt bir keyfiyettir.

Beşer için inen ve beşerin Yaratıcısıyla münasebetini, onun ebedî saadetini hedef alan Kur’ân, hedeflediği mevzûun azameti, genişliği ve hayatîliği nispetinde çok yönlü ve rengârenktir. Onun, bütün bu yönlerine âyine olabilmek için, kütüphâneler dolusu kitaplar yazılmış ve tefsirler meydana getirilmiştir.

Edebî dâhiler, onun büyüleyici ifadesine ve belâgat üstünlüğüne hayranlık destanları koşarken, nazarlarını âfak ve enfüste gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar; kitleler ve insan ruhuna âit en muğlâk problemleri, onunla çözüme kavuştururken; ahlâkçı ve terbiyeciler de onu, bitip tükenme bilmeyen, alabildiğine zengin ve rengin bir menbâ kabul etmiş, nesillerin terbiyesinde hep ona müracaatta bulunmuşlardır.[1][1]

Bu geniş ve zengin muhtevanın özüne uygun takdimini mevzuun mütehassıslarının pürüzsüz ve duru beyanlarına havale edip, okuyucuyu, bu istikamette yazılmış kitaplarla baş başa bırakacağım. Yoksa bir seneyi aşkın bir zaman içinde[2][2] ancak bazı hakikatleri anlatılabilen Kur’ân’ı, bütün yönleriyle soru cevap sütununda ifade etmenin kâbil olmayacağını, her hâlde değerli okuyucularımız da takdir ederler.

Ancak, Kur’ân’ın bir yönü var ki; “Kur’ân muhtevası” deyince, daha ziyâde gençlerimizin aklına gelen de odur, o da, Kur’ân’ın fen ve teknikle, daha doğrusu pozitif ilimlerle alâkalı olabilecek yönüdür. Sualde kastedilen hususun bu olması itibarıyla, biz de daha ziyâde o husus üzerinde duracağız.

Vâkıa, bu sahayı da bâkir sayamayız. Bu mevzûda şimdiye kadar yüzlerce eser yazıldı ve bunlarla Kur’ânî hakikatlerin yüzlercesine ışık tutuldu; ancak pek çoğu itibarıyla, devrin, fen ve kültürünün tesirinde kalınarak kaleme alınan bu eserler, ihtiva ettikleri tekellüflü tevillerden ötürü okuyucu tarafından hep kuşkuyla karşılanmıştır. Hele, sübut bulmamış nazariyeleri birer ilmî gerçek zannederek, Kur’ân’ın hakikatlerini onlara uydurmaya çalışmalar, bütün bütün Kur’ân’ı tahrif ve küçük düşürücü mahiyette olmuştur. Oysaki, Kur’ân’ın o meselelere dair beyanı gayet açık ve az bir gayretle hemen herkesin anlayabileceği stildedir. Öyle ki, onu getiren Melekle, dağdaki çoban -letâifin zevki bir tarafa- ondaki ilâhî maksadı anlamada çok da fark göstermezler.

Bu itibarla, onu anlatmada objektif olmak, ilâhî beyanın sağlamlık ve berraklığına sadık kalmak ve onu vak’aların arkasından koşturmaktan daha ziyâde, bir endam aynası hüviyetiyle hâdiselerin karşısına koymak esas olmalıdır. Dil, esbâb-ı nüzûl ve kelime nüansları bilinerek tahlîle tâbi tutmak, ilmî ıstılahlara girmediğinden ötürü garipsense bile, yanlış olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, sahabe, tabiîn ve İbn Cerîr (rıdvanullahi aleyhim) gibi ilk müfessirlerin anlayışlarının, sübut bulmuş ilmî gerçeklere çok uygun olmasına karşılık daha mütefelsif ve daha derin gibi görünen sonrakilerde, ilmin ruhuna uymayan tekellüflü tevillere rastlanılmaktadır. Bu da bize, yaşadığı devrin tesirinde kalmadan Kur’ân’ı anlatan tefsircilerin, onun ruhuna daha yakın olduğunu göstermektedir.

Şimdi de, arz etmeye çalıştığım şeylere birer misal ve sorulan soruya da bir cevap teşkil etmesi maksadıyla, bir iki numune takdim etmek istiyorum:

1- Ezelden ebede kadar her şeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, evvelâ umumî mânâda geleceğin bir ilim ve irfan ve bunun zarurî neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor. “Biz onlara, âfakta (bir baştan bir başa tabia­tın sinesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.”[3][3] İlk devirlerden günümüze kadar, bütün tasavvuf erbabının  ‘mevrid’ bilip sık sık müracaat ettiği bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir.

Makro-âlemden mikro-âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yarata­nın varlığını ve birliğini gösterecektir. Şimdi vitrinlerde teşhir edilen bu mevzu ile alâkalı yüzlerce kitaba bakınca, ilâhî be­yanın süratle tahakkuk etmeye doğru gittiğini görüyor ve da­ha şimdiden, gelecekte anlaşılabilecek, tabiata ait binlerce dilin onu tesbih ettiğini duyuyor gibi oluyoruz.

Vâkıa, bugün dahi pek çok hâdiselerin diliyle “Yedi gök arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ederek tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz, on­ların tesbihlerini anlamazsınız.”[4][4] hakikatinden anladığımız şeyler, küçümsenmeyecek kadardır. Evet, atomların çözülen dili, bize pek çok şey ifade ettiği gibi nebulaların tarraka­larından da, bir hayli şey anlamış bulunuyoruz. Ne var ki, henüz bu âlemşümûl tesbihi duyacak ve anlayacak kimse­lerin sayısı pek az, onu dünyaya duyuracak Kur’ân cemaati de pek cılız bulunmaktadır.

2- Kur’ân’ın anne karnında ceninin teşekkül ve gelişme­sini anlatması da fevkalâde enteresandır: “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, Biz sizi, toprak­tan, sonra nutfe’den (sperm), sonra alaka’dan (embriyo), sonra yaratılışı belirli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarat­tık ki, size açıktan göstereceğimizi gösterelim...”[5][5]; başka bir yerde ise, kademe kademe anne karnında geçirilen safhalara parmak basılır ve aydınlık getirilir: “Andolsun ki Biz insanı, çamurdan meydana gelen bir öz ve süzmeden yarattık. Son­ra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karargâha koy­duk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo) ya çevirdik. Arka­sından alakayı bir çiğnem et yaptık. Onun arkasından da, bir çiğnem eti kemik yaptık ve kemiklere et (adale) giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratık olarak inşa ettik (yani belli bir devreden sonra diğer canlılardan ayırarak istîdadına göre bir şekil ver­dik).”[6][6]

Bir başka âyette ise; yine anne karnındaki değişik bir noktanın aydınlatıldığını görüyoruz: “Sizi annelerinizin kar­nında, üç karanlık içinde hilkatten hilkate (nutfe, alaka, mud­ğa) intikal ettirerek yaratmaktadır...”[7][7] Bilindiği gibi rahim, dışından içe doğru üç dokudan meydana gelir: parametrium, miometrium, endometrium. Bu dokuları, su, ısı ve ışık geçir­mez zarları sarmıştır. Kur’ân bu dokulara (zulmet) diyor ve insanın bu üç zulmet içinde yaratıldığını ifade ediyor.

Şimdi, modern anatomiye rehberlik yapmış olan bu âyetlerdeki özlü ifadelerle hekimlerimizi baş başa bırakıp ayrı bir hususa intikal edelim.

3- Kur’ân, sütün meydana geliş keyfiyetini de süt gibi dupduru ve berrak olarak anlatmaktadır: “Hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Onların karınlarından fers (yarı haz­medilmiş gıdalar) ile kan arasından tertemiz, içenlere içimi kolay süt içiriyoruz.”[8][8] Alınan gıda maddelerinin, evvelâ yarı hazmı ve sonra emilen maddelerin, süt guddelerinde ikinci bir ameliye ve tasfiyeyi, Kur’ân, kelimesi kelimesine naklet­mektedir.

4- Bir diğer mucizevî beyanı da, her şeyin bir erkek, bir de dişi olmak üzere çift çift yaratılmış olmalarıdır. “Ne yüce­dir O ki, toprağın bitirdiklerinden, insanların kendilerin­den ve daha bilemedikleri nice şeyleri hep çift yarattı.”[9][9] Canlılar­daki erkeklik dişilik öteden beri biliniyordu; ama, otların, ağaçların “Ve daha bilemedikleri nice şeyler.” sözüyle atom­lara, bulutlara kadar pozitif ve negatif çiftini tamim, oldukça düşündürücü ve hayret vericidir. Kur’ân daha başka âyetle­riyle de her şeyin çift olması esası üzerinde ısrarla dur­mak­tadır. Arz edilen numunenin kâfi geleceği kanaatiyle di­ğer bir âyete geçmek istiyorum.

5- Kur’ân, kâinatın hilkati mevzûunu da, yine kendine has üslûpla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan ya­rattık.”[10][10]

Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir.

İster hilkatin ilk maddesi esîr olsun, ister bütün kâinatları dolduracak kadar kocaman bir sehabiye “kaos” olsun; ve, sonra ister hayata dâyelik yapan su, dünyadan yükselen gaz ve buharların, tekrar yağmur şeklinde geriye gelip denizleri teşkil ederek, canlılara müsait vasat ve menşe olsun, ister başka şekilde meydana gelsin... Kâinatın, bir bütünün par­ça­ları ve birbirine numune ve misal tek hakikatin yaprakları olduğu anlatılıyor ve Kaliforniya çınarlarından insanlara kadar, vücudun dörtte üçünü teşkil eden suyun, hayatiyet ve ehemmiyetine parmak basılıyor.

6- Bütün kâinat içinde yıldızımız Güneş’in, ayrı bir ehemmiyeti vardır. Ve, Kur’ân, onun en mühim bir yanını dört kelimelik bir cümle içinde şöyle ifade ediyor: “Güneş de kendi müstekarri (yani kendine tâyin edilen çizgide ve belli bir zaman içindeki muayyen istikamet ve hareketi) içinde akıp gider.”[11][11]

Bu beyan, Güneş’in kendine tahsis edilen yörüngede akıp gittiğini anlattığı gibi, başka bir ağırlık merkezine doğru kayıp durduğunu da ifade etmektedir. Aynı zamanda, vazi­fesini bitirdikten sonra karar kılıp bir yerde duracağına da dikkat çekmektedir.

7- Kur’ân kelimelerinin zenginliğindendir ki, böyle dört söz­cük ile pek çok hakikat ifade edilir ve pek çok karanlık mese­le vüzûha kavuşturulur. Böyle büyüleyici ve belîğane ifadele­rinden bir tanesi de, mekân genişlemesiyle alâkalı olan şu âyettir:

“Göğü kendi ellerimizle (kudret ve irade) yaptık. Ve, Biz onu, devamlı genişletmekteyiz.”[12][12] Yine dört kelime, âlem­şümûl bir meseleye dikkatimizi çekiyor. Siz, bu hususu, ister Huble’nin katsayısıyla izah edin; ister başka bir yolla; gök cisimleri arasındaki mesafenin gittikçe arttığını anlatan âyet, kelimeleriyle, terkibiyle dupdurudur ve ne dediği de apaçık­tır.

8- Bir diğer âyette ise, bu yaklaşma, uzaklaşma ve birbiri içinde dönüp durmadaki, itibarî kanuna dikkat çekilmektedir. “Allah O’dur ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti..”[13][13] Bir nizam içinde hareket eden sistemler, yıldızlar ve peykler, bir kâide ve direk üzerinde hareket etmektedirler; ama, o direk bizim görebileceğimiz bir direk değildir. Bu direk, cisimler arasındaki itme kanunudur (ani’l-merkez). Hac sûresi 65’de ise, -“Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök an­cak O’nun izniyle düşebilir.”[14][14] - gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğunu, fakat Allah’ın müsaade etme­diğini anlatıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunu­dur.

Bu mevzuda ister Newton’un “cazibe-i umumiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir.

9- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, Ay’a seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor zannındayım. “Dolunay şeklini alan Ay’a kasem ede­rim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükse­lecek)siniz.”[15][15] Daha önceleri tefsirciler “Hâlden hâle, şekilden şekle uğrayarak değişiklikler göreceksiniz.” tarzında uygun bir mânâ vermişler ise de; biz, Ay’a kasem edildikten sonra, sibak itibarıyla yukarıda gösterilen mânânın daha muvafık olacağı kanaatindeyiz.

10- Küre-i arzın şekil değiştirmesiyle alâkalı beyan da fevkalâde caziptir: “Bizim, yere gelip onu uçlarından eksiltti­ğimizi görmüyorlar mı? Galip gelen onlar mı, yoksa Biz mi?”[16][16]

Yerin uçlarının eksilmesi; yağmur, sel ve rüzgârlarla dağ­ların aşınmasından daha ziyade, kutup bölgelerinin basık­laş­masından ibaret olsa gerektir.

11- Son bir misal de Ay ve Güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (Ay’ı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.”[17][17]

İbn Abbas, “Gecenin âyeti Ay, gündüzün âyeti de Gü­neş’tir.”[18][18] diyor. Bu itibarla “Gecenin âyetini sildik.” Sözün­den, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcı’nın, onun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle Ay’ın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldız­ların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir.

İşaret edilen bu birkaç numune gibi, Kur’ân’da daha pek çok âyet vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun -hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, ilâhî beyanın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkânsız mûcizevî olduğunu göster­mektedir.

İleride iktidarlı birisinin, Kur’ân’ın bu kabil âyetlerini, zikredilen ölçüler içinde tefsir edeceği ümidiyle, ben daha fazla tasdi’ etmek istemiyorum.

***

Alaka: Asılıp tutunan, sülük gibi bir yere yapışan şey demek olup aşılanmış yumurtanın rahim cidarına tutunmasını ifade eder

Âlemşümûl: Geniş, her şeyi kapsayan

Beliğane: Edebî, düzgün ve yerinde ifade ederek

Cazibe-i umumiye: Genel çekim kanunu

Daye: Kaynak

Faraziye: Varsayım

Hayyiz: Bir cismin boşlukta kapladığı yer

İcmâlen: Kısaca, özet olarak

İlmî ıstılah: Belirli bir bilim dalına ait tabir, kavram

Maksad-ı aslî: Ana hedef, asıl maksat

Meşher: Teşhir yeri, sergi yeri

Mevrid: Gidilecek yer, başvuru kaynağı

Mudğa: Et parçası, bir çiğnem et

Muğlak: Çözülmesi zor olan

Mütefelsif: Felsefe ile aklını karıştırmış

Nutfe: Sperm, döl

Peyk: Uydu

Sehabiye: Bulutsu

Sibâk: Bir şeyin öncesi, üst tarafı, başlangıcı

Sübût bulmak: Kat’i, kesin olmak

Tabiîn: Sahabe efendilerimizi görenler

Tabu: Dokunulması veya karşı çıkılması yasak ve uğursuz sayılan

Tamim: Genişletme, yayma

Tasdi’ etmek: Baş ağrıtmak

Tebeyyün: Görünüp anlaşılma

Tekellüflü: Zahmetli, külfetli

Vâkıa: Her ne kadar, gerçi, …ise de

Vüzûh: Net, açık ve anlaşılır.

 




 



[1][1]  Bkz: Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 14; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 1

[2][2] Muhterem Müellif’in bir seneyi aşkın bir zaman diliminde, Kur’ân hakikatleriyle alâkalı yaptığı vaazlar kastedilmektedir.

[3][3] Fussilet sûresi, 41/53

[4][4]  İsrâ sûresi, 17/44

[5][5] Hac sûresi, 22/5

[6][6] Mü’minun sûresi, 23/12-14

[7][7] Zümer sûresi, 39/6

[8][8] Nahl sûresi, 16/66

[9][9] Yâsîn sûresi, 36/36

[10][10] Enbiyâ sûresi, 21/30

[11][11] Yâsîn sûresi, 36/38

[12][12] Zâriyât sûresi, 51/47

[13][13] Ra’d sûresi, 13/2

[14][14] Hac sûresi, 22/65

[15][15] İnşikâk sûresi, 84/18-19)

[16][16] Enbiyâ sûresi, 21/44

[17][17] İsrâ sûresi, 17/12

[18][18] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân 10/228


Beğendim (62)
PDF Yazdır e-Posta
Fatih Bilaloğlu tarafından yazıldı   
Pazar, 14 Haziran 2009 08:10
 

Yorumlar 

 
#1 arzı kalender 2010-05-17 16:19 Kur an Furkandır, doğruyu yanlıştan ayırandır. O sünnettullaha elbette ters düşmez. zaten onu yazanla o kuralları belirleyen O dur. kuru bir dalın çicek açmasını mucize olarak görmeyen bir insana bütün mucizeleri de sunsanız onun varlığına inanmayacaktır. zaten bu durum kendisi tarafından da Kur anda açıklanmıştır.
ezcümle demek istediğim; bu olayları ayetlerle açıklama sebebinizi anlayamadım. Yine Allah hepimizden razı olsun.
Alıntı
 

Yorum ekle

Lütfen küfür içeren sözcük ve aşağılamadan uzak durun.


Güvenlik kodu
Yenile